Çevre suçlarında korunan hukukî değerin ne olduğu sorusu teorik bir lüks değildir. Bu sorunun cevabı suç tipinin nasıl yorumlanacağını ve hangi etkilerin ceza hukuku bakımından önem taşıdığını doğrudan belirlemektedir.
İnsan merkezli yaklaşım çevreyi insan yaşamı ve sağlığı için gerekli olduğu ölçüde korumaktadır. Salt ekolojik yaklaşım ise toprak, su, hava, hayvanlar ve bitkileri yalnız insana sağladıkları yarar nedeniyle değil, bağımsız değerleri nedeniyle de korunmaya layık görmektedir.
Türk Ceza Kanunu’ndaki çevre suçları bakımından bu iki bakış açısını karşı karşıya getirmek yerine birleştiren model daha isabetlidir. Çevre; insanların, hayvanların, bitkilerin ve gelecek kuşakların ortak yaşam temelidir. İnsan sağlığına yönelik tehlikeler merkezî önemini korumaktadır; ancak ceza hukukunun dikkate alması gereken tek etki değildir. Bir ekosistemin yok edilmesi, su kaynağının kirletilmesi veya yaşam alanının kaybı, doğrudan kişiselleştirilebilir bir insan mağdur gösterilemese de ağır bir haksızlık oluşturabilmektedir.
Bu karma yaklaşım çevreyi soyut bir slogana dönüştürmemektedir. Aksine suçun konusunun daha açık belirlenmesini sağlamaktadır: Hava, su, toprak ve bunların içindeki yaşam aralarındaki ilişkiyle birlikte değerlendirilmektedir.
İklim ve biyolojik çeşitlilik krizleri karşısında yalnız “Hangi insan şimdiden zarar gördü?” sorusunu soran bir ceza hukuku yetersiz kalmaktadır. Çevresel zararlar çoğu zaman mekâna yayılmakta, gecikmeli ortaya çıkmakta ve kuşaklar arası nitelik taşımaktadır. Hukukun mağduru hemen görememesi zararı ortadan kaldırmamakta; yalnız dosyanın dışında bırakmaktadır.