2872 sayılı Çevre Kanunu, çevrenin korunmasına ilişkin yükümlülükleri yalnızca ceza hukuku aracılığıyla güvence altına almamaktadır. Kanun’un 20’nci maddesinde düzenlenen idari para cezaları, çevre hukukunun uygulamada en sık karşılaşılan yaptırım mekanizmalarından birini oluşturmaktadır.
Yaptırım hükümleri; atık yönetiminden izin süreçlerine, emisyon ve deşarj denetiminden bilgi verme yükümlülüklerine kadar birbirinden farklı çevresel ihlalleri kapsamaktadır.
20’nci madde: Ceza kataloğunun ötesinde
Çevre Kanunu’nun 20’nci maddesi, yalnızca ceza miktarlarının sıralandığı bir ceza kataloğu değildir. Her bent, farklı bir hukuki yükümlülüğe, farklı maddi unsurlara ve kimi zaman farklı fail veya muhatap çevresine dayanmaktadır. Bu nedenle idarenin yalnızca tesiste çevresel bir düzensizlik veya mevzuata aykırılık bulunduğunu tespit etmesi yeterli değildir. Yaptırıma konu fiilin kim tarafından, ne zaman, nerede ve hangi yükümlülüğe aykırı olarak gerçekleştirildiğinin somutlaştırılması gerekmektedir.
Doğru yaptırım hükmünün belirlenmesi, cezanın miktarından önce gelen bir hukuki nitelendirme sorunudur. Teknik bir uygunsuzluk ile şirkete veya kişiye isnat edilebilecek yaptırıma elverişli fiil aynı şey değildir; aradaki sınır ancak somut olayın bütünlüğü içinde belirlenebilmektedir.
Kabahatler hukuku ile ceza hukukunun ortak zemini
İdari para cezasının idare tarafından uygulanması, yaptırımın cezalandırıcı niteliğini ortadan kaldırmamaktadır. 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun genel hükümleri, özel kanunlarda idari yaptırım öngörülen fiiller bakımından da dikkate alınmaktadır. Böylece kanunilik, zaman bakımından uygulama, kusur, hata, iştirak ve içtima gibi ceza hukukundan tanıdık ilkeler çevresel kabahatlerin değerlendirilmesinde de belirleyici hâle gelmektedir.
Kanunilik ilkesi uyarınca yaptırımın türü ve kapsamı kanuna dayanmalıdır. Çevre hukukunda teknik içeriğin yönetmelik, izin, standart veya sınır değerlerle tamamlanması mümkündür; ancak hangi davranışın yaptırıma bağlandığı ve hangi hukuki sonucun doğacağı öngörülebilir olmalıdır. İdari makam, genel bir çevre koruma amacından hareketle yeni bir kabahat yaratamaz veya kıyas yoluyla yaptırım alanını genişletemez.
Kusur ilkesi de şirketler bakımından ihmal edilemez. Kabahatler Kanunu’nun 9’uncu maddesi, kanunda açık hüküm bulunmayan hâllerde kabahatlerin hem kasten hem de taksirle işlenebileceğini düzenlemektedir. Bu hüküm objektif sorumluluk kurmamaktadır. Kusurun varlığı ve kapsamı, somut olayın hukuki ve kurumsal özellikleri içinde ayrıca değerlendirilmelidir.
Şirket ile gerçek kişinin sorumluluğunu ayırmak
Bir çevre ihlalinin işletme bünyesinde meydana gelmesi, şirketin ve bütün yöneticilerin aynı gerekçeyle sorumlu tutulabileceği anlamına gelmemektedir. Kabahatler Kanunu’nun 8’inci maddesi, organ veya temsilcinin ya da tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde görev üstlenen kişinin davranışının belirli koşullarda tüzel kişi hakkında yaptırım doğurabilmesine imkân vermektedir. Bunun için fiilin, görev ve faaliyet alanıyla bağlantısı kurulmalıdır.
Ceza hukuku bakımından ise tüzel kişilerin cezai sorumluluğu kabul edilmemekte; gerçek kişilerin sorumluluğu kendi fiil, ihmal, yetki, bilgi ve kusurları üzerinden belirlenmektedir. Aynı olayda şirkete idari para cezası uygulanması ile teknik sorumlu, tesis yöneticisi veya şirket yöneticisi hakkında ceza soruşturması yürütülmesi bu nedenle farklı isnat yapılarına dayanır. İmza yetkisi, yönetim kurulu üyeliği veya unvan tek başına kişisel cezai sorumluluk için yeterli değildir.
Suç ile kabahatin kesiştiği alan
Çevresel olay, hem Çevre Kanunu’ndaki bir idari yaptırım hükmünü hem de Türk Ceza Kanunu’nun çevreye karşı suçlara ilişkin hükümlerini gündeme getirebilir. Çevre Kanunu’nun 27’nci maddesi, idari yaptırımların diğer kanunlara göre ceza verilmesine engel olmayacağını belirtmektedir. Buna karşılık Kabahatler Kanunu’nun 15’inci maddesi, bir fiilin hem suç hem kabahat olarak tanımlandığı durumlar için özel bir içtima kuralı öngörmektedir. Bu hükümlerin ilişkisi somut olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilmelidir. Yaptırımların otomatik biçimde üst üste eklenmesi de birinin diğerini kendiliğinden ortadan kaldırdığının varsayılması da isabetli değildir.
Risk yaptırımdan önce doğmaktadır
Çevresel bir uygunsuzluk, teknik veya idari görünümünün ötesinde, şirket ve yöneticiler bakımından farklı sorumluluk alanlarını harekete geçirebilmektedir. Bu nedenle riskin, henüz bir yaptırım veya soruşturmaya dönüşmeden önce, bütün hukuki boyutlarıyla değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Zira bazı dosyalarda belirleyici olan, süreç başladıktan sonra nasıl savunma yapılacağı değil; riskin hangi aşamada fark edildiği ve nasıl yönetildiğidir.
Sonuç
Çevre Kanunu’ndaki idari para cezaları, teknik çevre mevzuatı ile cezalandırıcı kamu hukukunun kesiştiği bir alandır. Şirket bakımından güvenli yaklaşım, çevresel bir uygunsuzluğu yalnızca belge veya izin sorunu olarak görmemektir. İdari ve cezai risklerin kesişebildiği durumlarda erken ve bağımsız bir hukuki değerlendirme, sürecin sonraki aşamalarını belirleyebilmektedir.
İdari para cezalarının tutarları her yıl yeniden değerleme oranına göre güncellendiğinden sabit rakamların uzun bir listesini vermek yerine, güncel tutarlar ilgili yılın resmî ceza cetvelinden kontrol edilmelidir.
Resmî kaynaklar
2872 sayılı Çevre Kanunu (özellikle m. 15, 20, 23–27)
5326 sayılı Kabahatler Kanunu (özellikle m. 3–10 ve 15)
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (özellikle m. 20 ve 181–182)
T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı — idari para cezaları ve parasal sınırlar